6 Ekim 2008 Pazartesi

Elephant

Image Hosted by ImageShack.us


tam belgesel olmasa da belgesel türe öykünme durumlarını barındıran kurgu- belgesel arası 2003 yapımı gus van sant filmi. film sıradan bir güne eşlik eden karakterleri kendi hayat akışlarına göre -sıradan günün bozulmasına neden olacak olaya kadar - tekrar tekrar ele alıyor. filmin bu özelliği farklı karakterlerin hayatın akışını algılayıslarındaki farklılıklarını da görmemize olanak sağlıyor. belli başlı karakterlerin derinlemesine analiz edilip bir neden ve sonuç aranmadığı, her karaktere neredeyse aynı ilgi ile yaklaşıldığı bir film - ki bu noktada filmin belgesel türe ne kadar yakın olduğu anlaşılabilir- zaman zaman durgunluğu ve sakinliğiyle rahatsız edip filmin patlamasını gerçekleştirecek sahnenin gelmesini bir an önce isteme durumu yaşanıyor. hikayeyi sıradan günden çıkaran bölümden sonra ise akılda bu şiddeti gerçekleştiren kişilerin amaçları neler ve neden bunu gerçekleştiriyorlar gibi sorular belirmiyor da değil. zaten bu noktada filmin bir drama ve belgesel arası sıkışıp kalan bir tür olduğu anlaşılıyor. yönetmen bu dengeyi öyle iyi kuruyor ki hem filmin yakaladığı seviye korunuyor hem de film bittikten sonra gereken olaya neden olan eşcinsel kişilerin- ki sadece eşcinselliğe değil, alt kültürlerin toplumdaki durumlarına bir göz atış- bu davranışlarındaki nedenleri kendi başımıza irdelememiz için pası bize atıyor. dramatik bir olayı belgesel niteliğe büründürerek nasıl film oluşturulurun yanıtını aramak için analiz edilmesi gereken titiz yapımlardan. hikayedeki nefret ve intikam duygularının fil objesiyle bütünleştirilmesi artı puan.

Korku

Ruhların kokusunu hissedebiliyor musun?
Yüzyıllara inat sarmalanan
Yanmış, ezilmiş ve düşmüş...
Her dudak birleşmesi,
Her ten dokunuşunda
Hissettiğimiz o yalnızlık kokusu
Korkusu...

19 Nisan 2008 Cumartesi

Hep sonlar,başlar...

- Yarın olmasın. Olmasın artık

- Ama o zaman bizde donarız…


Bizi birbirimize bağlayan ne olabilirdi ki zamanın getirdiği ortak duygulardan başka? Yoksa bizde mi diğer insanlar gibi aynılaşıyor iç içe geçiyorduk. Ben en az sen,sense en az kendin olabildiğin kadar mı yaşayabiliyorduk bazı şeyleri…Ya da zamanın bizi büründürdüğü hediye paketleri kıvamını aşamıyor muyduk ? Kıvrımları gittikçe göze batan kılıflardan…

Daha renkli sorularla mı kuşatmalıyım zihnimi, ruhumuz ve bedenimiz çoğunlukla ezilirken ?


Peki . . .

Sorulara da mı gerek yok aslında ?

Peki …

Ateşimizden dolayı kavrulmuş tenimizi ıslatan gözyaşları… Nefes alışverişimizi kanıtlayan soluk dumanlar… Ve iç içe geçmiş bir çift dudak…

Evet biliyorum bunlar güzel şeyler.Ama ya sonu ? Zamana karşı tüm öfkemiz bu yüzden mi yoksa…Getirdiği tüm farklılıkları aynılaştırması!

Farkındayım acı bunlar.Hep sonlar,başlar…Her son aynıdır başlangıçlıkların farklılığına rağmen…




-X biter,Y de biter…






(Öfke nöbetinde tamamlanmıştır)

15 Nisan 2008 Salı

?

Sevmeler… Düşüp kalkmalar… Alınan yaralar… Beraberinde gelmesi gereken olgunluklar…

Bir keki oluşturan malzemeler kadar var olan olgular… Tıpkı kabarması istenen keki yapmak için sırasını bekleyen malzemeler gibi.


Sevmeler hep düşüp kalkmayla mı sonlanır? Düşüp kalkmanın sebebi hep sevmeler midir? Gerçek sevmelerin koordinatı düşüp kalkma eğrisinin hangi noktaları üzerindedir? Açılan yaralarımız bizi empati kurma değerine taşıyan köprülerimiz midir? Eğer öyleyse bunların sağlamlık ölçütü nedir?


Sorular… Sisler… Yoldan sapmalar…

Soru işareti bırakmanın kolaylığından sıyrılmalıyız belki de...Kendimizce.Kendimiz için.Yollarımızı çizebilmemiz adına...

2 Nisan 2008 Çarşamba

Özel gerçek . . .

Sözlerin sıralanışıyla şekillenmeli yolumuz..Her bir durakta farketmeliyiz yürüdüğümüz,koştuğumuz ve yaşadığımız yolun güzelliğini...Nefes seslerimiz arzularımızın deliliğine yetişmeye çalışmalı.Başlamalıyız daha sonra gözlerimizin içine bakarken kendimizi buluşumuza...Bulunduğumuz ortamın sesszliğinden korkmaya başlamalıyız.Ve kendimizi her an birbirimizde dahada buluşumuzda korkumuzu katmerlemeliyiz.Her sana ait olan,her seni sessiz hırçınlığıyla cezbeden varlığın gibi.''SEN GİBİ'' ...Ve sonsuzluğa kayarken bir müddet olsun nefes alabilme adına iki sözcüğe sığınmalıyız...Birbirimiz gibi !

''-Seni seviyorum...''

''-Ben de seni ...''

29 Mart 2008 Cumartesi

. . .

Biliyordum hep sana yürüdüğümü,çıkmaz sokaklarla karşılaştığımda hep sen için üzüldüğümü,sen için acı çektiğimi ve sen için ‘’ben’’ olmaya çalıştığımı…


Acının tüm ışıkları söndürdüğü o sert karanlık mekanlarda,haykırışlardan başka seslerin egemen olmadığı o anlarda içimde taşıdığım umudun hep sen olduğunu biliyordum!..

Başka olaylar,başka kişiler,başka zamanlar beni sana taşımak için varolmuşlar sanki…Acıyla sevişip utanmam,zırhsız biçimde 90 derecelik aç(C)ıyla karanlığa gömülmem,karşı kıyıdan olmanın yarattığı o buruk hüznü taşımaya çalışmam hep sen içindi…


Ve biliyorum artık beni ‘’ben’’ olgusuna taşıyacak tek varlığın sen olduğunu!Sensiz dönemlerde aşina olduğum o kısır acıya bulanmak yerine senle derin sularda nefesimi yaşatmak istiyorum.Tehlikeli,cesur,ürkek,kontrollü...


Damarlarımın her bir noktasına yayılırken sen, içimde bir yerlerde dağılıp kaybolmuş mutluluk parçalarına çarpıyorsun.Sızlıyor,titretiyorlar…Ve her geçen gün daha fazlasını ele geçirip bana sunuyorsun…


İçim dışım mutluluk
İçim dışım sen
Ve
İçim dışım ben oluyor…

Üç Defin

Image Hosted by ImageShack.us


Duygu,aldatma,anlık olayların hayatımıza etkisi,kadın-erkek ilişkileri,bir kadınla bir erkeğin ilişkiden ve hayattan bekledikleri ve her ikisininde hayattaki konumları gibi pek çok önemli olguyu sorgulayan ve nihayetinde bir sonuca ulaşan başarılı bir film

(Bazı filmlerde sorgulanan olgular filmin son bulmasıyla sona ermez.ya izleyene bırakılır(ki bu yönetmenin tercihidir).ya da o kadar çok duruma amatörce değinilmiştir ki filmin sonunda dağınıklık ve karşıklık yüzünden herhangi bir sonuca ulaşılamaz.)

Gelelim filmin bu olgulara nasıl değindiğine ve nasıl bir sonuca ulaştığına...

Hayatındaki rengin sadece siyah beyaz olduğu tipik genç bir erkek.İş dışında
sevgilisiyle seks yapmak ya da masturbasyon yaparken daha başka kişileri hayal etmek onun hayatındaki tek renkli durum denilebilinir.Bir yerlerde kaybolmuş özünde duygusalllığı hisseden ama toplumun kalıplarıyla şekillendiği için bu karanlık ama özgür alanından sıyrılması zorunlulugu hissedip hayatına sıradan biçimde devam eden bir karakter.

Gelelim eşine...Sevgilisini sevsede paylaşımların darlığı ve ilişkide konumlandırmaların arasındaki uçurum yüzünden hayatının ve ilişkinin sıradanlığını kabullenemeyen genç bir kadın.

Nihayetinde genç kadın tarafından gerçekleştirilen bir aldatma...

Ve eşinin onu aldattığı adamı,masturbasyon yaparken anlık bir ses uğruna ateş ettiği bölgede vuran genç adam...

Sıradan ve körelmiş bir yaşamda tek renkli yanın cinsellik olabilceğini(kaldı ki bu sıradanlıktan kaçışın en basit biçimde yaşanacagı alandır.İş ki bu olayı duygularda uygulamaya dökebilmektir),kalıplaştırma ve aslında hepimizin birbirimize yüklediği zorunluluklar yüüzünden duygularımızı yaşayamadığımızı üstüne anlık olaylarla büyük sonuçlara mahruz kalacağımızı,biten ya da bitmesi gereken durumlarında elbet sonlanacağını gözler önüne temiz,titiz ve net bir şekilde seriyor yapıt...

Ve sonunda çift yaşamlarını baştan aşağı değiştirme zorunluluğunu(ki burada bile bir zorunluluk var)taşıyarak yaşamlarına ayrı ayrı devam ediyorlar...